Mehter, sadece şaşaalı kıyafetler ve yüksek sesli müzikten ibaret bir topluluk değildir. O, dünya müzik tarihini kökten değiştirmiş, estetiği ve psikolojiyi savaş meydanında birleştirmiş muazzam bir disiplindir. Bugün 23 Nisan gibi milli duyguların ve çocuk neşesinin birleştiği günlerde mehterin tartışmaların odağına yerleşmesi, aslında bu kadim değeri ne kadar az tanıdığımızın bir göstergesidir.​Mehterin temel işlevi, sanıldığının aksine sadece gürültü yapmak değildi. O, döneminin en etkili psikolojik harp unsuruydu. Meydanlarda çalan devasa kösler, çıkardığı düşük frekanslı seslerle rakip orduda bir “deprem” etkisi yaratır, karşı tarafın moralini ve düzenini bozardı. Kendi askeri içinse durum tam tersiydi; o ritim, kalp atışlarını düzenler, askerin adımlarını bir metronom gibi birleştirir ve toplu bir cesaret aşılardı. İnsanlarımızın pek bilmediği bir başka gerçek ise mehterin dünya müziğine olan etkisidir. 18. yüzyılda Avrupa’da kasırga gibi esen “Alla Turca” akımı, doğrudan mehterin eseridir. Bugün hayranlıkla dinlediğimiz Mozart’ın “Türk Marşı”ndan Beethoven’ın 9. Senfoni’sine kadar pek çok klasik eserde mehterin ritmi, zilleri ve davulları gizlidir. Mehter, aslında dünyaya ihraç ettiğimiz ilk ve en büyük müzik markasıdır.​Ancak ne acıdır ki, bugün bu kadim kültürü sığ bir kutuplaşmanın öznesi haline getirebiliyoruz. Gaziantep gibi milli mücadelenin kalesi olmuş bir şehirde, bayram kutlayan çocukların karşısına çıkan mehter takımına “Saray kültürüne özendiriliyorlar” iddiasıyla sırt dönmek, aslında en büyük darbeyi o çocukların ve onları aylarca bu gösteriye hazırlayan öğretmenlerin emeğine vurmaktır. Bir öğretmenin, çocuklara o zorlu ritimleri öğretmek, disiplini aşılamak ve milli bir ruhu yaşatmak için harcadığı mesai, her türlü siyasi tartışmanın üzerindedir. O sahnede ter döken çocukların ve kürsü başında onlara rehberlik eden öğretmenin emeğine “özenti” diyerek arkasını dönmek, pedagojik bir başarıyı ve kültürel bir köprüyü yok saymaktır. Siyasi görüşler değişebilir, ancak bir öğretmenin emeği ve çocukların bayram neşesi, bizi biz yapan asıl paydadır.​O meşhur yürüyüşte mehteran, her iki adımda bir durup sağa ve sola selam verir. Bu; gidilen yere sadece kılıçla değil, barışla, adaletle ve esenlikle girildiğinin sembolik bir göstergesidir. Estetiğin disiplinle, gücün nezaketle harmanlandığı bir duruştur bu. Bugün çocukların sergilediği bu duruşa sırt dönmek yerine, o selamın ne anlama geldiğini onlara öğretmek gerçek aydınlanmanın ta kendisidir.​Günümüzde mehterin sığ eleştirilerin öznesi haline gelmesi, bu kadim kültüre yapılan en büyük haksızlıktır. Mehteri sadece bir “nostalji” olarak görmek, onun müzikal ve tarihsel dehasını ıskalamak demektir. Bayramlarda çocuklarımızın önünde duran bu topluluk, yüzyıllar öncesinden gelen bir medeniyetin ses bayrağıdır. Eğer bu sesi doğru anlamazsak sadece kulaklarımız dolar; ama ruhumuz bu büyük mirastan mahrum kalır. Mehterin gür sesi, bize sadece geçmişin ihtişamını değil; o ihtişamın içindeki disiplini, saygıyı ve birleştirici gücü hatırlatmalıdır. Bir öğretmenin özverisine ve bir çocuğun heyecanına ideolojik bir set çekmek yerine, o heyecanın hangi köklere dayandığını anlamak, bu millete ve geleceğimize karşı en büyük sorumluluğumuzdur. Kültür, tartışarak değil; ancak tanıyarak ve doğru temsil ederek yaşatılır.