Bazen “eşitlik” kelimesini duyunca içimden gülmek geliyor.Hayır, babalara bir şey demek istemiyorum.Çünkü mesele sadece çöpü kimin attığı, sofrayı kimin topladığı değil.Mesele, herkes uyurken bile uyanık kalan zihnin yükü.Gece çocuk ateşlenince, uyku sersemi ilacı bulan çoğu zaman anne oluyor.O telaşta elinden kavanoz düşüp kırılınca, önce çocuğu sakinleştirip sonra cam kırıklarını toplayan da…Bulaşık yığınının yanında tıkanan lavaboyu açmaya çalışan da…Dolabın eksiğini, okulun toplantısını, çocuğun ödevini, evde biten deterjanı, yaklaşan aşı tarihini, doktor randevusunu aklında tutan da…Çoğu zaman yine anne oluyor.İşte yorgunluk tam da burada başlıyor.Çünkü fiziksel yorgunluk dinlenince geçer.Ama zihinsel yük, insanın omuzlarına görünmeden çöker.Sonra bir gün biri çıkıp “Ama artık eşitlik var.” diyor.Keşke eşitlik, sadece yardım etmekle değil; yükü gerçekten paylaşmakla ölçülseydi.Çünkü bir evi ayakta tutan sadece yapılan işler değildir.O işleri hiç unutmadan düşünen, planlayan ve herkes için zihninde taşıyan görünmez emektir.Ben bir psikoloğum.Her gün onlarca kadının cümlelerinde aynı yorgunluğu duyuyorum.Sorun bulaşık değil.Sorun lavabo değil.Sorun kırılan kavanoz da değil.Sorun, bütün bunlar olurken “Bunu da ben hallederim.” demeye alışmış bir zihnin artık yorulmuş olması.Belki de bugün tartışmamız gereken şey eşitlik değil.Birbirimizin görünmeyen yükünü gerçekten görebilmek.